İstanbul tarihi boyunca herkesin sevdiği, sahip olmak istediği ve seyahat ettiği bir şehir. İstanbul’u ziyaret eden her seyyahın kendine has değerlendirmeleri ve gözlemleri hatıratlarda/seyahatnamelerde bolca yer alır. Sosyal yaşamdan siyasi olaylara, ekonomik koşullardan coğrafi öğelere kadar İstanbul’un altını üstüne getirirler. Zira İstanbul öyle dolu dolu bir şehir ki, boşuna taşı toprağı altın dememişler.

İstanbul’u anlatan seyyahlardan İskandinav kökenli iki tanesi Andersen ve Hamsun olup farklı dönemlerde İstanbul’u ziyaret ederek seyahatlerini yazmışlar. Hamsun oldukça “artist” olup bazen bol keseden sallamış olsa da o dönemki İstanbul’a dair önemli değerlendirmelerde bulunmuş. Andersen ise yaşadığı her olayı masal gibi yansıtarak yer yer sıkıcı olmakla birlikte yine güzel anekdotlardan bahsetmiş. Bu hatıraları bir araya getiren Banu Gürsaler-Syvertsen’in çalışması sonucunda ortaya İstanbul’da İki İskandinav Seyyah kitabı çıkmış.

Hamsun’un İstanbul’u

1899 yılında Hamsun İstanbul’u ziyaret etmiş. Karadeniz üzerinden İstanbul’a gelen gemide yaşadıklarıyla başlıyor “İstanbul’a” dair hatıraları. Boğaza akşam vakti giriş yaptıkları için gece boyu bekliyorlar. Bu durumdan ötürü Hamsun kaptana söyleniyor fakat gün doğup da boğazın güzelliklerini görünce kaptana hak veriyor. Zaten genel olarak Hamsun’un önyargıları çok fazla ve bazen önyargılarından ötürü bazen de alay etmek için kitap boyunca saçma sapan değerlendirmelerde bulunuyor. Ancak buna rağmen İstanbul’a dair gözlemleri dikkate değer.

Hamsun yanında bir hanımefendiyle birlikte İstanbul’u geziyor. Kahvehaneye gidip güzelce kahve içiyorlar. Buradaki gözlemlerini detaylıca aktarıyor. Ancak maalesef otelin hizmetçisine yakalanıyorlar ve hizmetçi Rum refakatçileri olup Hamsun’a ve yanındaki hanımefendiye İstanbul’u gezdiriyor. Hamsun ne kadar şikayet etse de, kurtulmaya çalışsa da refakatçileri yakalarını bırakmıyor.

Önce Galata Kulesi’ne ardından Ayasofya’ya gidiyorlar. Ayasofya’da ders çalışan talebelerle karşılaşıp onların huşularına oldukça şaşırıyorlar. Rum refakatçileri yemek için Avrupai bir mekana götürüyor ve hiç memnun kalmıyorlar, Türk lokantası istiyorlar. Ama nafile… Yemeğin ardından Kapalıçarşı’yı geziyorlar.

Çarşıdan sonra Rum rehberi atlatarak Eyüp mezarlığına gidiyorlar ve burada bir nevi tefekküre dalarak çeşitli değerlendirmelerde bulunuyor Hamsun. Fakat kısa bir yalnızlığın ardından rehber yine onları buluyor! Hamsun’un deyimiyle rehberleri “Çığlık Atan Dervişler”e gidiyoruz diyerek yola çıkarıyor. Rufai dervişlerinin tekkesine yaptıkları ziyaretle alakalı olarak Hamsun İslam’a dair hatalı ve gerçekdışı birçok yorumlarda bulunuyor. Tekkede şahit olduklarını kendi penceresinden bakarak aktarıyor. Burada şu değerlendirmesini etkileyici buldum:

“Dünyanın her tarafında Tanrı’ya başka başka şekillerde ibadet edilir. Ve bütün insanlar en hakiki Tanrı’ya ve yegane doğru şekliyle ibadet ederler.

Halbuki Türk, Allah’a ibadet eder.

La ilahe ilallah.”

K. Hamsun

Cuma günü K. Hamsun ve yanındaki hanımefendi Cuma Selamlığı olarak bilinen Sultan’ın cami ziyaretine baştan sona şahit oluyor ve bu süreç boyunca yaşadıklarını detaylıca aktarıyor. Bu bölümde yine kulaktan dolma bilgiler de paylaşmakla birlikte “HAREM” meselesine değinmeden edemiyor. Seyyahların en sevdiği şey Osmanlı Haremi’ne dair konuşmaktır. Hiçbiri saray haremini görmemiştir ama muhakkak harem hakkında söylentilere yer verirler.

Hamsun ve yanındaki hanımefendi Rum rehberlerinin öncülüğünde yeniden Kapalıçarşı’yı gezmeye çıkarlar. Ancak Hamsun’un gezmek istediği dükkanlardan ziyade Rum rehber kendi menfaatine olan dükkanları gezdirir. Böyle böyle çarşıyı gezerler ancak okuduğumuz kadarıyla Hamsun kendi dilediği gibi gezemediğinden ötürü pek tatmin olmaz.

Son bölümde ise Hamsun “Türk” başlığıyla genel gözlemlerini aktarır. Bazı tespitleri çok yerinde olmakla birlikte Hamsun’un hatalı genel kültür bilgilerine bu bölümde de sıkça rastlıyoruz. Özellikle İslam’la alakalı bilgileri çok çok yanlış. Şu tespiti ise oldukça yerine:

“Dedelerimiz ümide kapıldılar. Türkiye’nin kuvvetinin bir sınırı olduğu anlaşılmıştı. Dedelerimizin zevkten dört köşe, ellerini ovuşturmalarının bir nedeni vardı: İngiltere, Fransa ve Rusya birleşip Türkiye’yi Navarin’de hezimete uğratmışları. Ya bizim nesil?

Bizler Türkiye’nin kalan kuvvetini de kaybettiğini gördük. Lakin tebasındaki kırk milyon insanı, sahip olduğu namütenahi zenginlikleri ve Muhammed’in sarsılmaz doktrini ile hâlâ dünyadaki en kuvvetli imparatorluklardan biridir Türkiye.”

K. Hamsun

Andersen’in İstanbul’u

1841 yılında Andersen İstanbul’u ziyaret etmiş. Ege’den geçerek önce İzmir’e ardından İstanbul’a gelir. İzmir’e kısaca değinmekle birlikte Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi’nden geçişini de detaylıca aktarıyor. Andersen’in hatıralarında masalsı bir hava var. Yaşadıklarını masallaştırıyor gibi geldi bana okurken. Bazı hatıraları için bu güzel olsa da kimi yerlerde sıkıcı olmuş.

İstanbul’u gemiden ilk gördüğü andan Hotel de la France’a gelene kadarki tüm gözlemlerini yazmış Andersen. Yerleştikten sonra ilk işi çarşıları gezmek oluyor ve zaten kendisi “Yabancıların İstanbul’da öncelikle ziyaret etmesi gereken yer çarşılardır.” diyor. Çarşılarda neler satıldığından ve özellikle Mısır Çarşısı’ndan gözlemlerini aktarıyor. Elbette her seyyah gibi Andersen de Ayasofya’yı ziyaret ediyor. Ayasofya’dan sonra Sultanahmet Meydanı’na çıkıp buradaki sütunlara varana kadar birçok bilgi paylaşıyor.

Andersen Hamsun’un aksine Üsküdar’a gelerek Mevlevilerin sema gösterisine katılıyor. Sema gösterisini ise Dervişlerin Dansı olarak nitelendiriyor. Burada şahit olduklarını detaylıca yazmış. Hamsun gibi Andersen de gördüklerinden ötürü çok şaşırıp “dervişlerin dansının belleğinde tımarhane tablosu olarak kaldığı”nı söylüyor.

Andersen’in değindiği ilginç noktalardan birisi ise kabristanlar. Özellikle Üsküdar’daki Karacaahmet Mezarlığı hakkında bir bölüm yazmış. Devamında ise belki de İstanbul’a dair hatıralarının en güzeli olan “Mevlid”i anlatıyor. İstanbul’da mevlidden ötürü yaşanan heyecanı ve kutlamaları detaylarıyla birlikte anlatmış. Hatta törenler esnasında Sultan Abdülmecid’i bile görmüş. Manzara şöyle:

“Caddenin ortasından fes, türban ve peçelerden meydana gelmiş renkli bir nehir akıyor, gümüş parıltılı süngüler de bu nehrin kenarlarında yetişen sazlar gibi kıpırdıyorlardı. Fransızlar askerlerin barikatlarını aşmak istediklerinde ise subaylar derhal müdahale ediyor ve din kardeşlerini kenara iterek yabancılara yol veriyorlardı. Kenara itilenler bu imtiyazlı Fransızların yüzüne dik dik bakarak bağırıyorlardı: “Allahu Ekber!”

H. C. Andersen

Son olarak Boğaziçi’ni çok güzel bir şekilde betimleyen Andersen Karadeniz üzerinden Avrupa’ya dönmek üzere gemi ile İstanbul’a veda ediyor.

Kitabın çevirisinde kullanılan dili de çok beğendim. Belki tek eksik tarafı kitapta hiç fotoğraf kullanılmaması olsa da 19. yüzyıl İstanbul’una 21. yüzyıldan bakmak isteyenler için bu kitap çok güzel! Önemle tavsiye ediyorum.


İSTANBUL’DA İKİ İSKANDİNAV SEYYAH

Yazar: Knut Hamsun – H. C. Andersen

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Web Sitesi: yapikrediyayinlari.com.tr

ARKA KAPAK METNİ

Knut Hamsun – Norveç’in şaibeli gururu.

Hans Christian Andersen – Başmasalcı, gerçek bir seyyah, kötü bir oyun yazarı.

Bu iki “kuzey” yazarını güneye, İstanbul’a çeken neydi? İstanbul sokaklarında birer yabancı yazar olarak dolaştıklarında, bizim görmediğimiz, atladığımız neleri yakalamışlardı? “Hilalin Altında” gezen iki “dünya yazarı”nın, özgün dillerinden yapılan çevirileriyle İstanbul anıları! Türkçede ilk kez…

Yazar Hakkında

Muhammed Murat Tutar

İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü mezunuyum. İstanbul Medeniyet Üniversitesi'nde Mühendislik Yönetimi bölümünde tezli yüksek lisans yapıyorum. Üsküdar Belediyesi Bilgi İşlem Müdürlüğünde Sistem ve Ağ Yönetimi biriminde çalışıyorum. Uluslararası Genç Derneği üyesiyim. GENÇ Dergisi ve OKUR Dergisi'nde yazarlık yapıyorum.

Tüm Yazıları Göster